Cemal Saygılı
Mesaj 25.05.09
Sen uykusuzluk nedir bilirmisin ? Tırnaklarınla yaptığını parçaladın mı ? Gözlerini tavana dikip düşündüğün oldu mu bütün gece Ve bütün bir gün Belki gelir ümidiyle Bekledin mi hiç ? Gelmeyince seni aramayınca Ölesine ağladın mı ? Sonra çekilip en koyusuna yanlızlıkların Ona ait ne varsa Bir bir hatırladın mı ? Sen günden güne erimeyi bilir misin ? Dev bir ağacın vekarı içinde ölmeyi Bir teselli aramayı Issız parklarda tenha sokaklarda Ve bütün bir şehir uyurken uzaklarda Deli divane yollara düşüp Yaşlanmış bir köpek gibi Eskimiş bir gömlek gibi atılmışlığını Hissettiğin oldu mu ? Sevmekten , günler geceler boyunca yürümekten Elin , ayağın kalbin yoruldu mu ? Sen yalnızlığın acısını bilir misin ? Unutulmak bir hançer gibi saplandı mı sırtına ? İçinde kıskançlığın zehirli çiçekleri açtı mı ? Bütün gururunu çiğneyip Sevdiğinin geçtiği yollarda bastığı toprakları Eğilip öptün mü ? Sen çaresizlik nedir bilir misin Sen yokluk nedir gördün mü ? Yanan başını duvarlara vurup parçalamak Geldi mi içinden ? Sen her gün bin defa öldün mü ? Böyleyim diye ayıplama beni Birgün kendimi sonsuzluğun koynuna bırakırsam Yaralı ve yenik bir asker gibi Darılma ; Unutma ki Her seven adsız bir kahramandır Unutma ki İnsan sevebildiği kadar insandır…
Mesaj:26.04.09
SEVGILI ABUSAGLI SAYGI DEGR HEMSERILERIM BILIRSUNUZ KI CALISMAMIZ GELECEK YATIRIM ABUSAGI ICN OLSUN AVRUPADAKI DEGRLI HEMSERILERIMIZ KUSMEK DARILMAK YOK BIR KAMPANYA BASLATALIM HER AYLEDEN BIN EU YARDIM BASLATALIM SU AN DAKI BELEDIYE YARDIMIZ OLSUN KI ONLARDA DAHA IYI ISLER YAPMAYA YONLENDIRELIM BUYURUN BU KAMPANYAYA SIZLERDE EL BIRLIGIYLE EL ELE OLALIM SAYIN DERNEK BASKANIMIZDAN BU DUYARLI YARDIMDA YANIMIZDA OLAMSINI ARZ EDERIM SAYGILARIMLA ISVICREDEN
Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak fakat arkana bakma... Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de... Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp yolu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal... En doğru yol; en dikensiz yoldur? diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Gerçek aşık olanlarsa dikenini de sevenlerdir. Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca;Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen geçenin ayağına çelme takanları, yoda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı girip, 50 metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıpbakıp dağıtanları, yanlış klavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi klavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğruyol: insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen, öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vemelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini, sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir şey daha: pusulayı sahte manyetik alanlardan, parazitlerden nesnelerden uzak tut; ibreni saptırırlar da haberin olmayabilir. Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzerindeki saptırıcı etkiisini iyi hesap etmelisin. O'ndan başkasından korkarsan, korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin. Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkuların tuzağıdır; yani kendi benliğinin sana kazdığı tuzak. Hayırlı yolculuklar dostum.
09.04.2009
Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak fakat arkana bakma... Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de... Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp yolu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal... En doğru yol; en dikensiz yoldur? diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Gerçek aşık olanlarsa dikenini de sevenlerdir. Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca;Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen geçenin ayağına çelme takanları, yoda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı girip, 50 metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıpbakıp dağıtanları, yanlış klavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi klavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğruyol: insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen, öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vemelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini, sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir şey daha: pusulayı sahte manyetik alanlardan, parazitlerden nesnelerden uzak tut; ibreni saptırırlar da haberin olmayabilir. Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzerindeki saptırıcı etkiisini iyi hesap etmelisin. O'ndan başkasından korkarsan, korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin. Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkuların tuzağıdır; yani kendi benliğinin sana kazdığı tuzak. Hayırlı yolculuklar dostum.
07.03.09
ALLAH(cc) ENSEVGİLİ NEBİSİ'NİN ŞEFATİNE CÜMLEMİZİ NAİL ETSİN AHİRETTE KOMŞU OLMAYI NASİP ETSİN AMİN... YAKLAŞAN 8 MART PAZAR GÜNÜ MEVLİD KANDİLİ EN HAYIRLI ŞEKİLDE İBADET ETMEK NASİP VE KANDİLİMİZ MUBAREK OLSUN AMİN.. ŞİMDİDEN HAYIRLI KANDİL'LER
08.03.09
♥ Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun
Nachricht: 26.02.09
sevgili abusaglilar sevgili kazanacak baskan adayimiz sizie bir onerim olacak abusagi halkini ilgilendiriyor cok enemli insan saligiyla bilyirsunuz abusagi suyu kizilirmakdan alyir fakat bir nazar dikatine alinmayan birsey var farkindamsiniz bilmemde Gelen anna borular bildim kadariyla 20 yili gecdi insan saligi cok onemli halkla bir olurm birlik olub o gelen ana borulari yenilemeniz yoksa insanlari kanserle bas basa birakirsiniz allah korusun gerek butun yardimalrda yninizdayim saygialrimla basarialr dielrim
Nachricht:01.02.2009
DAVOSDA OLMAM BENIM ICN TARIHI BIR GUNDU SAYIN BASBAKANIMI O SEKIL ISRAYIL CUMHURBASKANINA O SEKIL SERT KONUSMASINA TANIKLIK OLDUM KENDILERINI GERCEKDENEKDEN ,TC , BASBAKANI OLARAK KUTLUYORUM..BENI COK HEYCANLANDIRDI SIZ DEGERLI HEMSERILERIMLE PAYLASDIM ICIN MUTLUYUM TC BASBAKANINA BU YAKISIRDI BIZ EMINELERDEYIZ KUTLARIM TURKIYE
Nachricht:21.01.2009
Sevgili abusaglilar yazilarinizi okuyorum inanin cok memun kaliyorum buyurun bir kampanya Baslatalim her,Ayileden bin ecuro yardim kampanyasi acalim belediyemiz icn gelen baskan kim olursa olun vererlim hep birlikde bu kampanyaya desdek olalim elimiz tasin altina koyalim yardimci olalim para onemlimi Evet ne olursa olsun o ksaba bizim kasaba bu yardimi kim baslatirsa her zaman yanigizda yer alacagimdan kuskunuz olmasin derim saygilarimla ,isvicreden selamalr Bütun hemserilerime
Nachricht:20.01.2009
SEvgili abusagi aday adaylari simdiden sizlere bu yolda
basarilar dilerim allah yar yardimciniz olsun siyasett
yorucudur ama guzeldir onemli olan hizmet edmek abusagini
guzel yerlere getirmek dir bu da genc kadrodan calismayla
olur o ,koltukda 5 yil oturmak deyil önemli olan
hizmet edmek dir calismak dir hizmet allah katinda cok
onemli dir bunu bilmelisiniz insanin icinden gelmeli hizmet
edmek eyer o koltugu mesgul edecekseniz sakin bu yola
cikmayiniz calismak demek allah yolunda hizmet demekdir
bunu bilmelsiniz derim ABUSAGI halen koy bunu bilerek
Caslismaniza onem verin guzel bir yere getiriniz
calismalarinizi bu yolda olmali kavga deyil kusmek deyil
HIZMETT DEMEKDIR Abusagi kasabasinda genclere is ekmek vermek
icn bu yola cikmalisiniz insanlarin kalbini kirmadan hizmete
talip olunuz calisiniz ,SIMDIDEN ADAY ADAYLARA BASARILAR DILERIM
SAYGILARIMLA ISVICREDEN SELAMLAR
Nachricht:16.12.2008
Sen hiç bilmedin ama, ben hep sevdim seni... Gülümsediginde, nazli ceylanlar inerdi yüregimin umut pinarlarina... Kirkikindiler yagardi ansizin gönlümün vahalarina... Sen hiç bilmedin ama, bir derdin oldugunu anlardim gözlerin daldiginda... Içim titrerdi, düsman kesilirdim seni incitenlere, hüzün dalgalari vururdu gönlümün kiyilarina... Sen hiç bilmedin ama, seni her düsündügümde yildizlar sevgiyle gülümserdi ruhumun semalarinda... Keyifle uyanirdi düslerim rengarenk safaklara... Sen hiç bilmedin ama, gözlerin degdiginde gözlerime, yeserirdi bozkirlarim... Bahari yasardim zemherilerde, sevda kuslari konardi yüregimin ucuna... Sen hiç bilmedin ama, Ne haber dediginde, denizine kavusan martilar gibi çiglik çigliga, kanat çirpardi sevinçlerim... Sihirli bir el degmiscesine silinirdi bütün hüzünlerim, günüm aydinlanirdi, günesim batmazdi daglarimda... Sen hiç bilmedin ama, kabul etmek istemesem de, kis ortasinda düsen saskin cemreler gibi, zamansiz düsmüstüm sevdana... Sen çoktan geçmistin o yollari mümkün degildi geri dönüsün... Bilirdim vuslatin imkansizligini, yollara düsesim gelirdi, aglardim kuytularda... Sen hiç bilmedin ama, yas tuttum ardindan uzaklara gittiginde... Tutunacak bir daldan mahrum kalan sarmasiklara döndüm... Köksüz kaldim, öksüz kaldim, sensiz kaldim, su koskoca dünyada......
Nachricht:09.12.2008
Benim ömrümde ırmaklar vardır sularında hayallerimi yüzdürdüğüm, benim ömrümde sevdiklerim vardır bayramlar ayrı geçince üzüldüğüm. Bayramınız mübarek olsun!
Nachricht:04.12.2008
Hayattan geçiyoruz sadece bir kere. Büyük bir “merasim geçişi” değil mi hepimiz için hayat. Tek tek geçmiyor muyuz hayatın içinden. Ne yaptığımıza, ne biriktirdiğimize, nasıl yaşadığımıza bakılmıyor mu sıramız geldiğinde. Yüzümüze yansımıyor mu hayatımızın özeti. Orada yürüyüşümüzü, adımlarımızı etkilemiyor mu gerçek yükümüz. Adım adım, an an yaklaşıyoruz o geçiş noktasına. Oraya varmadan da biliriz ki hepimiz gerçekte her an “büyük gözaltındayız.” Gizli ve kayıtsız, bilinmez tek bir karemiz, karanlıkta kalmış tek bir anımız yok. Bilmesi gereken bilir bizi. Herkese açamayız halimizi, O dilerse affeder, dilerse hesaba çeker bizi. Sığınağımız niyetimizdir, pişmanlıklarımızdır, idrak seviyemizi zorlayan gayretimizdir… Sığınağımız; Aczimizdir, fakrımızdır, cehaletimizdir ve her şeye rağmen şükrümüzdür, dualarımızdır… Sığınağımız; Sevgimizdir, muhabbetimizdir, aşkımızdır… Sığınağımız; Faniden kaçışımızdır, baki olana dönük yüzümüzdür… Sığınağımız; “Vermeyi dilemeseydi istemeyi vermezdi” sözünde karşılığını bulan ümidimizdir. İnsanın varlığı bir şeye delalet etmeli… İnsanca var olmak, insanca yaşamak ve o merasim alanından insanca geçmek istiyoruz. Şimdi vakit kendimizi “insanca yaşamaya” ayarlama vaktidir. İnsan bir misafirdir ve fakat üzerinde memuriyet vardır, sorumluluk taşır, mükellefiyetleri, mesuliyetleri yüklenmiştir. Herşeyin geçici, daha keskin bir ifadeyle, “fani” olduğu dünya hayatında “geçicilik idraki” önemlidir. Ebediyeti isteyen ve ebed için yaratılmış olan insanın, -kalıcı hüsrana uğramamak için- yüzü ebede dönüktür. İnsanın huzuru; hikmet-i âlemin tılsımını anlamak ve hilkat-i insanın muammasını çözmek ve o “anlamlı çözüm” üzerine hayat sürmekten geçer. Halet-i ruhiyesine göre, İnsan küçük şeylerle mutlu olur, kazanır İnsan küçük şeylerle mutsuz olur, kaybeder. İnsan için kazanç ve kayıp, zarar ve kar, iyi ve kötü hep ayrıntıdadır. İnsanın büyük imtihanı küçük şeylerdedir. İnsan çoğu zaman dağları aşar ama küçük bir çakıl taşına takılıp düşer, denizleri geçer ama dizlerine gelmeyen suda boğulur… Küçük şey yoktur, imtihan gerçeği vardır ve bu kadar nimetlerle donatılmış insan kaybetmemek için; zaaf içinde aczini, ihtiyaç içinde fakrını ilân edip ubûdiyet ve onun hülasası olan vecibelerle mukabele etmelidir. İnsana sermâye-i ömür ve cihâzât-ı insâniye kaybetmesi için verilmiş değil ki… İnsan bütün kâinatla alâkadardır, fakat bu alakadarlık bir savrulma oluşturtmamalı, bu alakadarlık bir idrak inşa etmeli. Her şey insan içindir. Her şey insanın iyiliği içindir. Her şey insanın ebedi huzuru kazanması içindir. Fıtratı bozulmamış insan hakikatte iyilikten haz duyar. İnsan iyilikten beslenir. İnsan olan insan anlar bunu. Şükrü de sabrı da o öğretir bizlere… Zevalsiz ve nihayetsiz rahmetin iltifatına iltica edip de insanca yaşayan bir insanın elinden nice güzellikler, iyilikler, hayırlar gelir. İçimizden hali, dili ve kalbi çok temiz olanların varlığı hepimiz için dünyayı temiz tutar… İnsanın dayanağı, sığındığı melce sağlam olmalı. Ancak böyle olursa, hakikî bir teselli-i kalp olur insanda. Dayanağı sağlam olmayanın iyilikleri uçar, gider, halet-i ruhiyesini de hiçbir zaman toparlayamaz. İnsan neden kıymetsizliğe razı olsun ki… İnsan rızayla razı ve hoşnut olmalı. Kalbini boş şeylere kaptırmamalı, hayat-ı ömrünü beyhude, zayi etmemeli… İnsan aklına başına almalı, düşünüp taşınmalı ve yeniden karar vermeli, suretini de siretini de güzelleştirmeli, akıbet endişesi taşımalı. Ey insan; Akıllı ol, elindeki ömür sermayesi bitiyor, nefsine uyup gaflete dalma, hayatın gayesini ve hayatın mahiyetin bil... Ey insan; Unutma ki, vücuduna yerleştirilen cihazat ve duygular bir terâzidir ve sana da bol bol verilmiş olan Rahmet-i İlâhiyye'nin hazînelerini tartmaya ve böylelikle külli şükre yararlar. Ey insan; Elindeki nimetleri idrak edersen, Esmâ-i Kudsiyye-i İlahiyye'nin gizli defineleri sana açılır. Ey insan; Bütün korkulardan kurtulmak istiyorsan, ebede namzetsen, hiç tereddüt etme, lisân-ı hâl ve kalinle Hâlikının Dergâh-ı Rububiyyeti karşısında ubûdiyyetini ilân et… Ey insan; Eşrefi mahlukat olduğunu bil, ayinadarlık yaptığın Esma-i İlahiye'nin tecellilerini hayatında ulvi birer nişan olarak taşı… Ey insan; Senden sana verilmiş olanla münasip bir hayat tezahürü bekleniyor, bunun için dua, tefekkür ve müşahede yolunu seç… Ey insan; Sana verilen cüz'î ilim, kudret, irâde ve sıfatları kıyas yoluyla Hâlık-ı Zülcelâl'in sıfât-ı mutlakasını bilmeye ayarla. Kendini aşamazsan bilmen gerekeni bilemez. Bulman gerekeni de bulamazsın. Ey insan; Sen hem şahit, hem de dellalsın. Sen söylenileni bilip ahladığın gibi, istersen söylenilmeyeni de duyar ve anlarsın… Ey insan; Sen nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret sahibi olan Allah'ı bilmeye ve Onu anlamaya, dost olmaya layık bir surette yaratıldın, donatıldın. Ey insan; Tevhitte kolaylık vardır, kulluk yolu kolaylık yoludur, kulluk yolu özgürlük yoludur. Değer görmek istiyorsan kulluğa değer ver. Ey insan Hüsran yaşamak istemiyorsan, kendini aldatan olmak istemiyorsan; ebedi muhabbet edilmeye layık olanı bul ve kendinden geç… İnsan bu alemin bir fihristidir ve insanca yaşadığı sürece iyidir, çünkü koruma altındadır. “Korunan insan” için en kötü durumda bile yapacak iyi şeyler vardır. Her durumda iyilik gelir olun elinden… Dünya insana, insanca yaşayışlara, iyilere ve iyiliğe muhtaç… Biliyoruz ki insanlığın kemalatı insanın kemalatından geçer… Hepimiz insandan ve insanlıktan sorumluyuz… Bu kadar ağır sorumluluğun altından kalkabilmek için de “makbul insan” olmak gerek… Çünkü; Dünya ve içindekiler, Ve insan insana emanet. İyi olup, kötülüğün önüne geçmek de, iyiliği yaygınlaştırmak da insanın sorumluluğunda… Merasim geçişinde “büyük teftiş” var… Hayat bilgimiz, kalp seviyemiz ve marifet ufkumuz neyse yürüyüşümüze yansıyan da o olacak…
Mesaj:Cemal Saygılı 25.09.2008
Yarın gece idrak edeceğimiz "İÇİNDE KADİR GECESİ BULUNMAYAN BİN AYDAN DAHA HAYIRLI OLAN MÜBAREK KADİR GECESİNİ" ve ardından kavuşmakla şeref duyacağımız "MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINI" tebrik ederim. Hepiniz ve hepimiz hakkında iyilik, güzellik ve hayırlara vesile olmasını " YÜCE ALLAH'DAN NİYAZ EDER " sağlık, mutluluk ve esenlikler dilerim. Sevdiklerinizle nice ramazan ve bayramlara ulaşmanız temennisiyle sevgi ,selam ve saygılarımla ... Allaha emanet olunuz
MESSAGE =cemal Saygılı
İhtiyaçları Âlet Doğurur Bir toplumun maddî ihtiyaçlarını o topluma empoze eden şey, o toplumun kültürel bünyesinden doğmuş üretim anlayışı, sanayileşme anlayışıdır. Ya o sanayi âletini yönlendiren düşünce nedir? O toplumu örtmüş ideolocya örgüsünün bir desenidir... Ya ideolocya âletini yönlendiren? Mücerret ruh ve fikir... Değişik bir şekilde ifade edersek; iktisat macerret ruh ve fikrin doğurduğu ihtiyaç; makine ise iktisat âletinin doğurduğu ihtiyaç olarak bir âlettir ki, ihtiyaçları doğurur; içiçe zincirleme bir oluş. Buradan da ilk âletin ruh ve fikir olduğunu görüyoruz. Yukarda insan kelâmının yani dilin "ilk dil ilk emirdi"den bahisle bir yapma varlık olduğunu söylemiştik. O halde rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dil de bir âlettir. Peki bu dil âleti, nasıl bir ihtiyaç doğurur? Mevzuyu, daha anlaşılır kılmak ! için misallendirerek açalım: Dil olmasaydı düşünce de olmayacaktı diyoruz. Demek ki düşünce bir ihtiyaç... Ve dil düşünce ihtiyacını doğuruyor. Düşünce ihtiyacı duyan ve bunu tecrübe edebilen sadece insandır; lisan sahibi insan... Bir misal verelim: Bir üçgen çizelim ve bir kenarını tepe noktası, karşı kenarı da taban olarak görelim. Sonra da başka bir kenarını tepe noktası ve karşı kenarı taban olarak görelim... Her seferinde farklı bir tecrübe içerisindeyizdir; müşahade şartları aynı kalsa bile, iki ayrı tecrübe geçirdiğimizi hemen farkederiz. Bu tecrübeyi şeffaf çizimli geometrik küp şekillerinde de yaşayabiliriz; hangi kenar çizgilerinin üçüncü boyut olarak bize yakın olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz; çünkü iki ayrı tecrübede değişir bu... Yine aynı küp örneğinde, şeklin çizimi iki boyutlu b! ir satıh üzerinde olmasına rağmen biz onu üç boyutlu olarak algılayabiliriz. Bu olay insan idrakının derinlik mefhumuna sahip olduğunu gösterir. Yani insan idrakı, "obje-nesne"lerle bağlı değildir. Hayvanları ise böyle bir keyfiyete sahip değildir. Meselâ yapılan ilmî bir araştırmada balıkların derinlik, dolayısıyla uzaklık-yakınlık mefhumlarına sahip olmadıkları keşfedilmiştir. İşte, insandan farklı olarak, müşahade âletlerini sahip oldukları halde, "kavram âletleri"ne sahip olmadıkları için hayvanlar böyle tecrübeler edinemez. Sayın Mirzabeyoğlu, "Dil ve Anlayış" isimli eserinde şöyle diyor: � "Şayet insan idrakı 'Obje-nesne'lerle bağlı olsaydı, korkunç bir karışıklık meydana gelir ve meselâ yanımızdan uzaklaştıkça küçülen bir adamı, küçüklük idrakıyla bir çocuk olarak algılamamız icabederdi."(5) Dil ve dünya arasındaki münasebetleri incelemeye başladığımız zaman, insanî keyfiyet taşıyan içtimaî münasebetlerin ve tecrübe biçimlerinin dil olmadan gerçekleşemeyeceğini görürüz. Amerikalı bir dil profesörü John Searle şöyle diyor: � "La Rochefoucauld, bir yerde, 'insanlar aşkla ilgili yazılar okumasalardı pek az kimse aşık olurdu' der. Bu sözün gerçekten doğru olduğuna inanıyorum; 'aşk' ve 'nefret' gibi söze dayanan kategorilerin kazanılması, kendi içinde, tecrübenin biçimlenmesine yol açar... Bir çok durumda, uygun kelimeleri öğrenmeden bazı tecrübeleri edinmek imkânı bulunmayabilir."(6) Anlaşıldığı gi.bi "âşık olmak" da insanî bir ihtiyaçsa, dil âleti olmadan böyle bir duygunun varlığından bile haberdar olamayacaktık; işte hayvandan farkımız... Kısaca, dil bir âlettir ve düşünce ihtiyacını doğurur ve bize empoze eder. Ve tekrarlıyoruz; "ilk dil, ilk emirle vardı. İlk emir ilk Peygamberle geldi. Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı." Dickson, Alternatif Teknoloji isimli kitabında şöyle diyor: � "Gerçekte teknoloji, bir sosyal eylem 'dil'i olarak düşünülebilir. Bu dilden, belli bir iş görmek için tek tek unsurlar -âlet yahut da makineler- seçeriz. Ferdin değişik makineleri art arda kullanarak yürüttüğü (bir gayeye yönelik) vasıtaya dair faaliyet, yukarıda tarif edildiği gibi teknik kavramına karşılık gelen 'söz'ün (speech, parole) şahsîleştirilmiş biçimi olarak düşünülebilir. Nasıl dil, söylenen yahut da yazılan sözler yoluyla hayatiyet kazanan sosyal düşünce ve kavramların 'objektifleştirilmesi'yse, yukarıda gördüğümüz gibi teknoloji de sosyal fiiliyatın, onu meydana getiren münferit makinelerle 'objektifleştirilmesi'ni temsil eder. Susanne Langer, Bir Yeni Açıdan Felsefe adlı kitabında, 'kelimeler bizim kesinlikle en önemli ifade vasıtalarımızdır, hayatımızdaki en karakteristik, cihanşuműl ! ve harika âletlerdir' diyor. Bu benzetmeyi çevirip, makinelerin, giderek daha fazla, sosyal fiiliyatların, bir fiiliyat dili olarak örgütlenip objektifleştirilmesine yarayan vasıtalar sunduğunu ileri sürebiliriz; fert yahut da gruplar, belli bir işi yahut da faaliyeti yerine getirmek için bu fiiliyat dilinin içinden gereken unsurları seçip kullanırlar."(7) İhtiyaçları âlet doğurur demiştik... Ve bir toplumun ihtiyaçlarını o topluma empoze eden; yani bir toplumun ihtiyaçlarının ne olduğunu, ne olması gerektiğini ortaya koyan mücerret ruh ve fikir. Ve onun âleti mevkiindeki dünya görüşü, sistem; ideolocya... Burada, bir toplumda kendini empoze eden ihtiyacın, hangi ruhî ve fikrî muhtevanın tezahürü olduğuna bakmamız gerekiyor... Hani devamlı söylenir; "toplum ihtiyaçlarının karşılanması", vesaire diye... Ama hangi ruhî muhtevanın ortaya koyduğu ihtiyaç? Japonlar'ın keşfettiği bir "kıç yıkama makinesi" de ihtiyaçtır, bez bir mendil de... Sanayileşme ve teknolojik terakki herşeyden önce bir "bünye" meselesidir. Sanayileşme ve teknolojik terakki, bir "kültür" davasıdır, davamızdır; toplum bünye ve kültürünün kendi içinden ifrazı, zuhurudur. Bünye ise ruhî muvazenedir. Ruhî muvazene ise kemmiyet ve keyfiyet arasındaki uygunluk, yani toplum ve insanda, iş ve eser ile inanılan arasındaki uygunluk. İş ve eser ise emek, yani duygu, düşünce ve iradî faaliyetler. Bu ise "ben şuuru"nu, yani bünyeyi gösteriyor. İnsanın varlık üzerinde çalışması, yani emeği; varlık çeşidi sayısınca emeği açığa çıkıyor. Kısaca, eşya ve hadiseler üzerinde tasarruf hakkı olan "Allah'ın halifesi" insan çerçevesinde, yine eşya ve hadiseler karşısında ruhun "nasıl" tavrına karşı akıl "niçin"lerle yaklaşıyor ve f! ikir meydana geliyor. İdeolocyanın tarifi; "inanılan ile iş ve eser arasındaki uygunluk..." "İnsanın insanla, insanın tabiâtla olan ilişkilerini, insanın âlemdeki rolü ve gayesini, tek kelimeyle ruha kendini empoze eden, mukavemet eden varlığı, bütün yönleriyle kavrayıcı, ideal değerlerle pratik değerler çerçevesindeki meseleleri irfân kıvamı hâlinde ortaya koyan ideolocya..." "Hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, en derin tecritle en katı müşahhasa yol verici bir keyfiyet cevheri; Mutlak Fikre ölçü ve ruh (kabuk ve öz) uygunluğu içinde, her şeyin insan ve toplum için olduğu kadar, kendi kendi öz cevheri için ele alınması gerektiğini gösteren, bu keyfiyetçilik idrakını pırıldatan 'mücerred idrak' zemini; ideolocya..."(8) Şunu da belirtmek gerekir ki, ideolocya ile ilgili olarak âlet ve ihtiyaç bahsinde kemmiyet ve keyfiyet arasındaki uygunluk, sadece ruhçu fikriyata bağlı hak görüşü savunan dünya görüşüne ait değildir; batıl dünya görüşlerinde de bu muvazene var: � "Teknolojik tüketim ürünleri, pek de sosyal talebin değil, fakat kapitalist bir ekonominin kendi varlığını sürdürmesinin vasıtalarını geliştirme ihtiyacının sonucunda tasarlanmış şeylerdir."(9) Görüldüğü gibi Kapitalizmde de ihtiyaçları doğuran ve topluma empoze eden zihniyet, kapitalist zihniyettir. Bu zihniyetin de "ideal" değeri sermayenin dehhameleştirilerek korunması ve varlığının devam ettirilmesidir. Yegâne pratik değer ise neredeyse "putlaştırılmış" bir teknolojidir. "İhtiyaçları âlet doğurur"dan bahisle şimdiye dek hiçbir toplumdan, bir sistem ortaya konulmadıkça, "ihtiyaç" talebi beklenmemiştir. Bu, kapitalizmde de böyledir, Komünist rejimde de, Şeriat Düzeni'nde de... Bir toplumun; bir ferdin, herşeyden önce neye ihtiyacı olduğunu bilmesi, ona bildirilmesi gerekir. Ve bu karşılıklı etkileşimde mevcut kültürün rengini veren ana "mizan" ruhî muvazenedir. Madde planında ideal değerlerle pratik değerler arası muvazeneyi mükemmelen kurmuş olan Kapitalizmde tüketim kültürü, üretim kültürünün/sanayisinin bir uzantısı haline gelmiştir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, sanayileşme toplum bünye ve kültürünün kendi içinden ifrazıdır, zuhurudur; sadece endüstri yöneticilerinin ve teknologların değil. Üretim ve tüketim, bir mânâda bir kültür, bir bünyedir. Marks, Grundrisse'de tüketim kalıplarının, üretim kalıplarının akislerinden başka bir şey olmadığından bahsederek şöyle der: � "Üretim, tüketimi üretir; önce tüketime malzeme sağlayarak; ikinci olarak tüketim biçimini belirleyerek; üçüncü olarak da tüketim nesneleri olarak kendi ürünlerine karşı tüketicilerde bir talep oluşturarak... Böylelikle tüketicinin nesnesini, biçimini ve tüketim isteğini oluşturur."(10) Bu ihtiyaç doğurma süreci, günümüzün teknoloji dünyasında giderek daha da belirginleşmiştir. Yüksek teknolojiye sahip ülkelerde toplumun temel ihtiyaçlarını sağlayan sanayi, genişlemesini sürdürmek için yeni yeni ihtiyaçlar doğurmaya yönelmiştir. Ayrıca çalışanları da "sosyal umutlarına" ulaştırıyor görünerek doyumu gerçekleştiren daha yüksek ücretler, onların bu yeni ürünleri satın alabilmelerini emniyete almıştır. Sanayi ürünleri için güvenli bir pazarı garantilemek için, insanların zevklerinin ve zahirî ihtiyaçlarının, reklâmcılık teknikleri tarafından sömürüye dayalı bir şekilde yönlendirildiği, başka bir ifadeyle "manipüle edildiği" bir tüketim toplumunda yaşıyor insanlar... Nathan Rosenberg'e göre 19. yüzyıl Amerika'sında bile, tüketim yenilikleri "tüketicilerin zevklerinin esnekliği" tarafından büyük ölçüde desteklenmekteydi. "Toplumun sonuçta aynı ürünleri benimsemeye gösterdiği istek, insan emeği ağırlıklı bir el işçiliği teknolojisinden yüksek seviyede uzmanlaşmış makinelere geçmek için vazgeçilmez bir önem taşıyordu." (Nathan Rosenberg-Teknolojik Değişme) Bu manipülasyon sürecinin ürünlerin kendilerine ne kadar sirayet ettiğini kavramak büyük önem taşır. Bu, Henry Ford'a atfedilen şu sözle! rle çok iyi özetlenir: "Siyah olması şartıyla, dilediğiniz renkte arabayı seçebilirsiniz." Günümüzde daha çok renk olabilir ama kural halâ geçerlidir: Araba koltuklarının döşemesi yahut da kapı ve camların otomatik olması gibi talî, önemsiz konularda sunî tercihler doğurmak yoluyla fiyat, mekanik emniyet ve benzeri mevzulardaki gerçek tercihler örtbas edilmekte ve nisbeten önemsiz gibi gösterilmektedir. Hızlı büyüme ve devamlı büyüme (dehhameleşme) üzerine kurulmuş bir ekonomi, "olması gereken" sosyal ihtiyaçları genelde dikkate almayan, azamî yenileştirme yeteneğiyle yeni ürün türleri üretebilen belli bir teknoloji tipini gerektirir. Bu çerçevedeki sınaî araştırmaların temel gayesi, halihazırdaki acil sosyal sorunlara çözüm bulma isteğinden ziyade, büyük bir İtalyan kimya şirketi sahibinin ifadesiyle "bir fikrin veya sezginin yeri, gelişmiş yahut da daha düşük maliyetli bir ürüne dönüştürülmesidir." Bu da normal olarak tüketici seçiminin manipüle edilmesini gerektirecektir. Çünkü, Amerikalı bir işadamının dediği gibi, "artık mesele, ürünlerimizi başkalarından önce eskitmektir." Sanayi literatüründe buna "planlı eskime" (built in obsolescence) denir. Birçok ürün yalnızca pazardaki malların akışını! hızlandırmak amacıyla, belirli bir süre sonra işe yaramaz hale gelecek biçimde tasarlanmaktadır. Bu, ekonomik yenileme ve eskime deveranı tarafından belirlenen sanayi araştırmalarının ürünleri için sürekli bir pazar teminatı demektir. Ve bu da tüketici talebinin, hakim sosyal sınıfın hem ekonomik hem de siyasî menfaatleri doğrultusunda manipüle edilmesi demektir;cemal saygili
MESSAGE = TEKNOLOJİNİN HÜVİYETİ En başta söylediklerimizi tekrardan, kısaca hatırlayalım: Kâinat, insan memuriyetinin yerine getirebileceği "iç âlem" düzenine mevzu bir şekilde, "insan için" düzenlenmiştir. Ve, -genel mânâda- bu "varlık", -özel mânâda- ise "tabiat", tesir edici eser hüviyetine mâlik insanın iş ve işleme sahasıdır. Varlık, kendini insana empoze eder; bu aynı zamanda varlığın ruha mukavemet edişidir. İşte bu şekilde karşılıklı tesir içindeki insan, varlığı kavramak için yapma varlığı, yani tekniği meydana getirir. Yani teknik; ruha mukavemet eden varlığın, insan tarafından işlenmesi sonucunda "yapma" bir varlık olarak vücuda gelmesidir. Varlığı kavrama gayesinde olan her uygulama, bilginin pratiğe dökülmüş halini gösterir. Bu "bilgi"nin kaynağı da ruhtur. Kısaca teknik, teorik bilginin uygulanışı veya uygulanmış ilim demektir. Veya varlığı kavramak için yapma varlık... Tekniği, herhangi bir mevzuya tahsis etmeden, mücerred yönüyle bu şekilde mânâlandırıyoruz... Herşeyin herşeyle alâkası ve içiçeliği içinde bakın nereye varacağ! ız... (Âlemde) Varlık... Daha açıkçası eşya ve hadiseler... Ve biz, Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak, eşya ve hadiseleri teshir etme gayesiyle yaratılmadık mı? Eşya ve hadiseleri kavramak, teshir ve tasarruf etmek için ise herşeyden önce bu "fiilin" ifade tarzı ve usűl ölçüsü ise sistem, yani dünya görüşüdür. Usűl; "bir ilim veya tekniğin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri ve "esas"a götüren yol"(1); diğer mânâsıyla "metod". Kısaca, mücerred mânâda tüm bunlar, varlığı kavramak ve tasarruf etmek gayesi güden şuurun mizaç, üslűp ve usűl ölçüsünü gösteren, bu mahiyetiyle de her türlü mevzuuyla kayıtlı (ilim ve teknik mânâsında) idrakten önce yani bir mevzuya tahsis olmuş mahallî idrak ve istihsal faaliyetlerinden önce gelen tekniktir. Buradan da anlaşılıyor ki, ruha mukavemet eden varlı! 87;ı kavramak için, insanın "yaptığı" düşünce, hem teorik, hem pratik, hem de metod olarak bir yapma varlıktır. Dolayısıyla, sistem, dünya görüşü, fikirlerin manzum bir halde düzeniyse, dünya görüşü-ideolocya da bir âlet, bir yapma varlık görevi üstlenmiş oluyor. Tabii biz buna artık yapma varlık demiyoruz da, "vasıta sistem" diyoruz. Ve iş, nihayetinde insan kelâmının, yani dilinin, "ilk dil ilk emirdi"den türeyen bir yapma varlık, teknik olduğuna geliyor. "Varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form" mânâsına insan kelâmından bahisle dil olmadan bilgi olmuyor, bilgi olmadan düşünce olmuyor, düşünce olmadan fikir, o olmadan da dünya görüşü, sistem, ideolocya olmadan da gerçek mânâda, münhasır mânâsıyla teknik olmuyor. Buradan, yani mücerred umumî mânâlandırmalardan, müşahhas h! ususî bir mânâya kıvrıldığımızda da bir dünya görüşü olmadan ne teknolojinin, ne de sanayinin olamayacağı sonucuna varıyoruz. Tekniği, pratiğe dökülmüş ilim olarak tarif etmiştik. Ya sanayi? "Sanayi, �sanatlar� mânâsındadır ve insana gerekli eşyanın temini yolunda, pratik bir yarar amacıyla hammaddeyi mamul madde hâline getiren iş ve üretimi temin eden araçların tümü mânâsınadır. (Arapça'da "san'a; yapma" mânâsındadır. M.A.) Sınaî; tabiî olmayan, yapma... Teknoloji; bir endüstrinin makine, alet ve yapım metodu olarak, "çeşitli" bilgi dallarının pratik alanda sistemli uygulanışı..."(2) Sanat dedik... Ve bu meyanda EDEBİYYAT... "Arapça anlamıyla, her biri ayrı usul, esas ve kural belirten ilim şubelerinin bütününü toplayan çoğul mânâsıyla EDEBİYYAT..." Tanzimattan sonra Türkçe'de güzel sanatların söz sanatı bölümüne ait hususi bir isim olarak kullanılagelmiş; ve şiir, roman, hikâye vesaire sanata dair dallar edebiyatın çeşitleri olmuş... Fakat böyle, münferit bir görüntü gibi arzetmesine rağmen Edebiyat herşey demektir. Yani "mücerred ve müstakil idrak zemini..." Öncü bir edebiyatı olmayan hiçbir bilim dalı, temel şartlarıyla ortaya konulamaz. Daha açık bir ifadeyle, Edebiyat "150 yıldır hep montaj sanayi yolundan yürütülen sanat ve fikriyatımızı, gerçek ağır sanayi hâline getirmenin ulvî temeli demek; evvelâ fikirde ağır sanayi hedefine ulaşmanın ve Avrupa'dan yedek parça beklemekten kurtulman&! #305;n yolu" demek. Ve tâ oralardan Doğu'ya bakarak, "Sanayi, hem teknoloji, hem de sanat demektir. Müslümanlar onu uygulamalıdır" diyen Glyn Ford'un gördüğü "yol"u "görmek" demek... Tabii bizim cami yanına fabrika inşa ederek "ağır sanayi"(!) hamlesiyle İslâm'ı madde plânında da (mânâ plânında hallettiler ya!) çağa hakim kılmaya çalışan, Batıcılığa karşıyken, Batı'ya doğru ağzı bir karış açık maymunların bundan ne anladıkları ise meçhul... Elbette fikir olmayınca sanat faaliyetlerini bir nevi ucuzculuk zannediyorlar. Bu arada "edebiyat ürünü ilettiği mesajı muhatabına benimsetir" doğrusunu ortaya koymuşlar, fakat fikir olmayınca, olmayan şeyi benimsetebilmek de sözkonusu olmuyor böylece... Mevzuya kemmî noktadan olsa da teğet geçen David Dickson, "Alternatif Teknoloji" isi! mli kitabında şöyle diyor: � "Bu mevzuun hususi bir boyutu, teknoloji ve sanatın kollektif hayatın aynı boyutu içinde yer aldıklarından sözetmek yerine, teknolojinin insanın sanata dair faaliyetlerinden izole edilmiş ve hatta bir dereceye kadar ona karşı bir şey gibi ele alınmasıdır. Bu, 'teknolojinin sanat üzerindeki etkileri' gibi tâbirlerin kullanıldığı tartışmalarda ve sanatçı insan ile teknolog insan arasındaki zıtlık oluşturulmasında açığa çıkıyor. Teknoloji ve sanat üzerine veya sanatta teknoloji üzerine tartışmalar okuruz ama sanat olarak teknoloji hakkında pek az düşünürüz."(3) İlm-i Edeb'in bütün yönlerini toplayan edebiyat, özü itibariyle ilim ve sanat demektir. "İlim, kanunlarını mücerred tefekkürden alıp onları bir takım görünür nisbetler içinde kalıplaştırma; sanat ise 'büyük mücerred' peşinde ebedî bir arama ve kalıptan kaçınma işi..."(4) Birini akıl, diğerini ise ruh tahkim ediyor. Yani ilim burada, mücerred, yani tecrit derinliğine sahip tefekkür karşısında "teknik" bir yön belirtiyor. Zaten "ilimde tecrit, teşhis içindir." Burada mücerret fikir ile sanatın, aynı mânâ bütünlüğü içerisinde kaynaşmasına dikkat edilmeli.saygilarimla.cemal saygili
mesaj: 11.02.2008
SEVGILI DOSTLARIMIZ BU YIL HAC VAZIFESINI YAPMIS BULUNMAKDAYIM BUTUN DOSTLARIMA SUNU BELIRTMEK ISDERIMKI :NE OLUR GENC IKEN VE YASLANMADAN GIDMEGIZI TAVSIYE EDERIM;ABUSAGI HACILARINI ORDA ZIYAERET EDIM VE COK MUTLU OLDUMUZU BILDIRMEKDEYIM:VE HIC UNUTMUYORUM SONER AYDININ HACIM KABEDE BANA YAPMIS OLDU SUPRISI HAYATA UNUTAMAM CUNKU O BENI TANIDI VE COK MEMUN KALDIM BU KADAR SEVINDIMI HATIRLAM MUNKUN DEIL RABIM BUTUN ISDEYEN KULARINI KABE YOLARINA NASIP EDSIN ALLAHA AMENET OLUNUZ SAYGILI CEMAL SIVICREDEN
mesaj: 22.02.2008
Bir Ayet:
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak
bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah
dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır,
hakkıyla bilendir.
Bakara, 2/261Bir Hadis:
Enes b. Malik'in (r.a.) naklettiğine göre: Hz. Peygamber (a.s.)
şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz kendisi için arzu
ettiğini, (mümin) kardeşi yahut komşusu için de
istemedikçe (gerçek manada) inanmış olmaz."
Müslim, İman
mesaj : 22.02.2008
Sevgili dostlar cok uzgunum abusagi nufusunun bu kadar az olamsi ve Belediyelikden dusmesine cok ama cok uzuldum,geri koy hayatina nasil alisiriz bilmioyrumda,o kaaadar beliedeelik baskani adaylari icin uzuldum adamlara ya ;beyler belediyelik demek baskan demek calismak demek buda bizde olmadi yapaaamadilar calismadilar geri koy hayatina dondurler yaziklar olsun en azindan alt yapiyi bile yapmayanlara ugras wermeyenlere gelecekdeki .genclere ne diyecegler aacaba dusunuyorumda.cevab bulamiyorum uzuntum ABUSAGI;koyune donus bunun cevabi yok bence saygilarimla
esaj: 22.02.2008
slâm dini, insanı varlık dünyasının en merkezî noktasınayerleştirirken, onu düşünce ve davranışlarında özgür bırakmış,fakat bu özgürlüğü, özünde Allah'ın güzel isim ve sıfatlarındantecelliler barındıran birtakım hak ve sorumluluklarla şekillendirmiştir.Hak kavramını kuşatıcı bir değer olarak kabul eden ve her hakkındiğer yönden bir sorumluluk olduğunu bize gösteren Kur'an'ınprensipleri ve Allah Resulü'nün hayatının her aşamasındakiuygulamaları, evrensel bir mesaj ve dinî tecrübe olarak insanlığaışık tutmakta, İslâm Medeniyetinin 'hak ve sorumluluğun dengesinikurabilmiş bir medeniyet' olduğunu bize hatırlatmakta ve tümhaklara uyma bilincimizi güçlendirmektedir.İnsanın yeryüzünde varlıkların en şereflisi olarak hayatınısürdürebilmesi için kendisine tanınan yaşama, maddi ve manevivarlığını koruma ve geliştirme gibi haklardan özgürce ve azamiölçüde yararlanması gerekir. Bütün insanların temel haklarda eşitoldukları vazgeçilmez bir ilke olmasına rağmen, insanlık tarihi temelinsan haklarını ihlal eden ırkçılık, sömürgecilik, ayrımcılık ve savaşlargibi acı tecrübelere şahit olmuş ve maalesef bugün de şahitolmaktadır. Hatta bu ihlaller, günümüzde çok farklı boyutlarkazanarak, hayvanların ve tüm canlıların haklarını hiçe sayan vegelecek nesillerin haklarını da ipotek altına alan bir istikametteilerlemektedir. Bunun için de günümüzde barış, güvenlik, adaletve hakkaniyet ölçüleri üzerinde yükselen bir hak ve sorumlulukanlayışına çok daha fazla ihtiyaç duymaktayız.Pek çok hak ihlalinin yaşandığı günümüz dünyasında “her iyiliğinbir sadaka" olduğunu söyleyen nebevî mesajın temsilcisi olan bizMüslümanların, yeryüzünde adaletin ve hukukun kökleşmesi içinİslâm'ın hayat veren değerlerini tüm insanlığa tanıtmak sorumluluğuve zorunluluğu daha elzem bir hal almıştır.İnsanlığın, insan onuruna yakışmayan her türlü tehdit vemahrumiyetten kendini koruyabilmesi için İslâm'ın ortaya koyduğuhoşgörü, paylaşma, yardımlaşma ve her canlıya merhamet etmeanlayışının sağlıklı bir diyalog ortamı içinde geliştirilmesi sadecebizim değil, tüm dünyanın mutluluğu için büyük önem taşımaktadır.Herkesin hayat, mülkiyet, din ve vicdan, ifade özgürlüğü gibi temelhaklarının yanı sıra eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarınınkarşılandığı, nimetlerden adil biçimde yararlandığı bir dünya, tümsağduyu sahibi insanların ortak beklentisidir. Çünkü bölüşülmeyenekmek tatsız, paylaşılmayan mutluluk yarımdır.Bu duygu ve düşüncelerle, dünyanın adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde,daha mutlu ve yaşanabilir olması temennisiyle…,,cemal saygili